12 Aralık 2024 Perşembe

Bazen de dibine dek tüketmek gerekir....

Hayatta bazı şeyler var sevgili blogdaşım, bunları sonuna dek götürmek gerekir.... Tüketinceye, tek bir damla bırakmadan, tamamen bitirinceye dek. 

Maddiyata dayalı örneklerle başlayayım: Yemek mesela. Önünüze konan yemeği lütfen bitirin. Bazı kültürlerde, yemekten ufak bir parça bırakılır tabakta. Bu "çok teşekkür ederim, doydum" anlamına gelir ve tabağın sıyırılması büyük görgüsüzlük ve doyumsuzluk olarak düşünülür. Yanlıştır diyemem, kültür sonuçta. Fakat bence yemeğin tek ya da en çok iki çeşit, yenecek miktar gerçekçi düşünülerek yapılması, tabaklara küçük porsiyonlarla konup ikram edilmesi ve bitirildiğinde yeniden küçük bir porsiyonla desteklenmesi çok daha doğru bir davranış. 

Şu dünyada en nefret ettiğim şeylerden biri; senin yemen için öldürülmüş bir canlının sen yemeye tenezzül etmediğin için çöpe dökülmesi.... Bunu bulamayan Afrikalı çocuklar konusunu geçtim ama bu tür “yaşamın israfı” beni çok öfkelendiriyor. Bunu yapacağıma az çeşit ve küçük porsiyonla misafirlerin "aa ne kadar cimri kadın, azıcık verdi ayol" demesi riskini göze alıyorum - ki bunu diyecek misafiri de neden evime davet edeyim en baştan :)

Maneviyata dayalı bir örnekle devam edeyim: Aşk mesela. Eğri oturalım doğru konuşalım; aşkın bir kullanma tarihi var ve bir gün bitiyor. Daha doğrusu şanslıysak sevgi ve saygıya dönüşüyor, şanssızsak bıkkınlık ve hatta öfkeye. O nedenle aşıksan, aşkı sonuna dek tüketmelisin diye düşünüyorum, bu şans bir daha eline geçmeyebilir. Elalem ne der, aman kendimi tutayım, sevgimi böyle açık etmeyeyim yerine, sonuna dek git derim. Kızıma da diyeceğim aşık olduğunda :) Çünkü vallahi aşk kadar insana iyi gelen ne var? Hiç.

Hem maddi/hem manevi bir örnekle bitireyim: Gözyaşları mesela. Bunu da kesinlikle sonuna dek tüketmeliyiz. Hani derler ya: "gözümde yaş kalmadı". O raddeye dek dökmeliyiz içimizi, gözlerimizden dışarıya. Yasımızı tutmamalıyız içimizde, o gözyaşları çünkü içe dönerse ruha ve tüm organlara zarar veriyor ve günün birinde yaş değil kuru olarak bir yerden çıkıyor; misal tümörler olarak... O nedenle içimize içimize değil, gerekiyorsa hönküre hönküre ağlamalıyız ve her şeye ağlayabilmeliyiz bir çocuk gibi özgür ve içten. Ağlamak ayıp değildir, aksine insan olmanın nadir farklılıklarından ve tanrısal bir armağandır......!

Diyor ve günün ödevini veriyorum hazır mısın? :) Bir önceki yazıda yanlış anlaşılmışım. Günün ödevi tamamen içsel, elbette yazmak yorum yapmak zorunda değilsin.. Dün sevgili Hülya’ya da yazdığım gibi: “bu içine attığım bir tohum, ilgi gösterirsin yeşerir büyür, ilgini çekmez, yeşermez, zamanını bekler” :)

Bu sene 1 tanecik akşam sefası tohumu alabildim..
Belki yeşerir?

Günün ödevi: Düşün bakalım, kolay ağlayabilir misin? Ağlayamadığında vücudunun neresinde hissedersin o "boğum"u? Neden ağlayamazsın sence ve değer mi bu "neden"e?

Bir sonraki konumuz: Tüketimi ve tükenmeyi körükleyen durumlar; misal çocuk sahibi olmak.

11 Aralık 2024 Çarşamba

7 Soruda yaşamınızın anlamı :))

Aralık'ın en karanlık günlerindeyiz.... Tam varoluşsal sancılara ayırılacak günler... En son demiştik ki; yaşamınla ne yapmak istediğini hâlâ bulamadıysan, sana yardımcı olabilecek 7 sorum var.. İşte soruyorum hazırsan, al bir kağıt kalem, yaz bana ya da sadece kendine.. Tabii ki çay / kahve ya da şarap eşliğinde ;))

Önceden uyarayım, uzun uzun düşünmeni istiyorum, o nedenle zaman kısıtlaman yok, istersen her bir soruya bir gün ayır. Ya da ilk aklına geleni yaz, çünkü insanın ilk aklına gelen belki de en içindeki, en dürtüsel cevabıdır? Bakalım neler bulacaksın..

1. Ne için acı çekmeyi göze alırsın? Nedir sana "haykıracak nefesim kalmasa bile..." dedirtenler? Psikolojik ya da fiziksel acı olarak düşünebilirsin bunu.. Tabii ki evladım ailem vs. demek yok, onlar zaten hepimizin cebinde. Ama "senin için", tüm kimliklerinden sıyrılarak sadece çırılçıplak kendin kaldığında nedir uğruna acı çekmeyi hatta belki de canını vermeyi göze alacakların? Dikkat: birden çok madde istiyorum evet ;)

2. Olabildiğin ennnn mükemmel halini düşünmeni istiyorum. Bu nasıl biri? Neler yapıyor, kimlerle birlikte, nasıl görünüyor, nelerle uğraşıyor, nasıl bir karakteri var? 

3. Sosyal medya ya da diğer iletişim araçları hiç olmasaydı ve kimsenin kimseden haberi olmasaydı. Yani kendini diğerleri ile karşılaştırma ya da kıyaslama gibi bir durumun hiç olmasaydı, kimseye de kendini kanıtlamak ve beğendirmek, kabul ettirmek hatta sevdirmek zorunda olmasaydın; yaşamında bazı şeyler farklı olur muydu? Evetse, neler farklı olurdu? 

4. Doğal yeteneklerin sence neler, nelerde iyisin? Neleri diğer insanlara kıyasla daha kolay, daha zahmetsiz ve severek, eğlenerek, içinden gelerek yapabiliyorsun?

5. Ahhh en sevdiğim; sence idealindeki "rutin bir gün"ün nasıl akardı? Yine aynı insanlarla, aynı iş ile, aynı sorumluluklarla olduğunu unutma ama! Hayalindeki farklı bir yaşam değil, sahip olduğun yaşam aynı kalırken, olabilecek en ideal rutininden bahsediyorum..

6. Ölüm döşeğinde yattığını düşün. Şu ana dek yapabildiklerini düşünerek, sence senden geriye "iyi anlamda" neler kalacak? Neyinle, gerçekten yaşadığın hangi hatıralarınla ya da şu an sahip olduğun hangi özelliklerinle hatırlanmak istersin?

7. Ömrünün en karanlık anında, Boğaziçi Köprüsündesin ve atlamak üzeresin. Ben yapmam deme, o noktaya geldin, yapmak üzeresin... Nedir seni tutan? (Yine çocuklarım demek yasak!)

Bu soruları biraz düşünüp, gerçekten samimi cevaplarsan aslında yaşamının anlamı, senin için neyin önemli olduğu apaçık görünecek sana... Bakalım neymiş :) Belki yazar paylaşırsın. 

..

Bir sonraki konu: Ters köşe yapalım mı? Yani bir de tersinden bakalım, belki bazen tükenmek / tüketmek de gerek bazı şeyleri...... Ya da "dibine dek kullanmak".

6 Aralık 2024 Cuma

Bir yaşamı tüketmek

Tüketmek sadece kendini ya da karşındakini tüketmek, bir şeyi gereğinden çok almak ya da ürettiğine eşit anlamda tüketmemek değil ki... Bir de - ooof of - bir de koca bir yaşamı "tüketmek" var. Bir yaşamı potansiyeline uygun gerçekleştirememek, türlü keşkeler ve pişmanlıklar arasında geçirmek, cesaret edip adım atamamak, fırsatları kaçırmak ya da en fenası bomboş, anlamsız, amaçsız geçirip bitirmek....

Diyeceksin ki, ohooo, ne güzel, varoluşsal kriz yaşayabilmek için, insanın en önden temel ihtiyaçlarını, güvenliğini ve bir anlamda da özgürlüğünü kendi elinde tutuyor olma lüksü var demektir; salt bu bile bir "lüks"ken, tutup varoluşsal kriz yaşamak da nedir.... Fakat temel gereksinimlerimiz ve güvenliğimiz olsa bile, işte insanoğlu doyumsuz mu dersin, yaratıcı ve onarıcı mı bilmem; ama varoluşsal kriz son derece gerçek ve geçerli, hatta ekstrem noktalarda birçok insanın yaşamını zehir eden bir bunalım. Genelde evet, temel ihtiyaç ve gereksinimleri karşılanmış, entelektüel birikimi olan insana özgü olsa da; bazen ufacık bir çocukta ya da köyünden hiç çıkmamış bir çoban abide de karşılaşabilirsin varoluşsal krizle.. İnsanın anlam arayışı der Viktor Frankl; insan yaşamına bir anlam vermeye çalışmazsa, bu yaşam boşa geçirilmiş bir yaşamdır diye de ekler.....

Bazılarımız şanslıyız. Bir "açıklık"la gelir bazısı bu dünyaya. Ufacık bir çocukken der ki "ben doktor olacağım ve insanları sağlıklarına kavuşturacağım" ve olur. Ya da "ben anne olacağım" demiştir ve olmuştur, "ben sürekli seyahat edeceğim, ben keyifli bir hayat geçireceğim, ben bana odaklanacağım" demiş ve olmuştur ve mutludur ve doygun bir yaşam sonunda gözlerini kapatırken yaşama, "ben oldum, ben yaptım, ben yaşadım, ben tamamlandım" diyerek kapatır.. Yeterlidir. Yetmiştir hayata ve hayat da ona. 

Bazılarımızsa "karışık"tır, "dalgalı"dır, çok renkli ve karmaşıktır.. O daldan bu dala atlar, onu dener beğenmez, bunu yapar sıkılır, şunu dene dersin burun kıvırır, bu dersin yapamam der... Bir türlü odaklanamaz, bir türlü damıtamaz kendini, bazen de huzursuzlukla, ait olamama hissiyle kaplı olur tüm hayatı. Bir yerde bir "kırılma noktası" arar durur, sanki o noktayı bulsa ve tamir etse, diğer her şey de yerine oturacak sanar.. Ve yaşamın sonuna gelindiğinde, türlü pişmanlıklar, keşkeler, ya onu değil şunu seçseydimler içinde bir "tamamlanmamışlık" ile gözü arkada kala kala gider... 

Peki nedir bazı insanların bu kadar "açıklıkla" görüp yapabildikleri, odaklanabildikleri şeylerin başka insanlar için bu kadar "zor" görülmesi, bulunması, karar verilmesine neden olan fark? Şans mıdır; kimine doğumla verilmiş bir açık görme kabiliyeti? Yetiştirme şekli midir; kiminin ailesinin "tamam canım yavrum sevmediysen sıkıldıysan al bak hemen başka oyuncak, bırak bırak zorlandıysan voleybolu bırak basketbola yazdıralım seni" tarzı koruyucu ebeveynliği ya da özgüven eksikliği midir "ben yapamam bunu, başaramam" hattâ ikiz kardeşi mükemmelliyetçilik "ya en iyisini yaparım ya da hiç girmem bu topa"...? Nedir mesela "evdeki bulgur"u yetersiz gösterip pirince süren insanı? Ya da nedir bir insana "ben hangi konuda yeteneğim olduğunu bilmiyorum, bulamadım" dedirten? 

Yaşamın amacı peki; daha küçük yaşlarda mı aranmalıdır, o hedefe konuşlanılmalıdır; yoksa ölüm döşeğinde yaşananların damıtılmasından kendi kendine mi belirir?

Bir de zekâ ile ne kadar ilişkilidir meselâ? Ne istediğini bilmek, istediğine giden yolu açıklıkla görebilmek, motivasyon düzeyini sabit tutabilmek? Yoksa tamamen şans işi midir; bir keşif gibi "aaaa ben bunu seviyormuşum ve iyi yapıyormuşum" diyebilmek?

Yüzde kaçı mesela kişinin tamamen içinden gelir de yüzde kaçını içinde olduğu toplum, ailenin ve yakın çevrenin beklentileri belirler? Misal sanat yetenek midir çalışma mı, ailede sanatçı ya da sanatı destekler bir yaşam tarzı yoksa bir çocuğun sanata adım atabilmesi mümkün müdür? Böyle kaç çocuk vardır meselâ; bir Picasso olabilecekken eline bir fırça verilmemiş? Yaşamını boşa geçirmiş, dünyaya katabileceği mirasın farkına bile varılmamış... Of ağlayacağım, nasıl bir "boşa geçirmek"tir bu, hiç mi hüzünlendirmez insanlığı?

Boşanıp çok mutlu olabilecekken sırf babasına verdiği sözü tutmak uğruna koca bir hayatı sevmediği biriyle geçirmek? Ve o insanın da bir ömür boyu "sevilmediğini" hissetmesine neden olmak.. Bir tanecik yaşamı bir söz yüzünden hiçlemek; bilinen en büyük günahlardan değil midir mesela? 

Düşünsene milyarlarca yıl yoksun, hiçsin, sonra hadi diyelim 80 sene dünya üzerindesin, sonra yine milyarlarca yıl yoksun, hiçsin...... Ve o 80 seneyi nasıl geçirdin? Bu düşünce bile tek başına "hayatının eyerini elinde tut!" mesajı vermeye yetmez mi?

Flâneur / neuse, gözlemci, yaşamı izleyen olmak bir de; izlemek güzeldir eğer bilinçli yapılıyorsa. Gerçekten görmeye anlamaya çalışarak hayatın içinde yürümek, belki hiç etki yaratmadan, hiçbir anlam taşımadan "akmak" da bir seçenektir elbette. İyi de bir seçenektir... Fakat o zaman da bundan "doymak", bununla "tamam olmak", bunu "yeterli" bulmak esastır bence.. Sürekli bir arayış içindeysen, belli ki gözlemlemek değil senin amacın. Büyük ihtimal "yapmak"la ilgili bir amacın var ama ne olduğunu bilemiyorsun.... Bulmak için, bir mentora, bir ruh rehberine, bir mürşide ihtiyacı olan müridsindir... O zaman işin kolay; yaşamını tüketmemek istiyorsan, bir an önce mürşidini bul derim.. Derim de keşke o kadar kolay olsa bu işler....

Sen bulabildin mi mürşidini? Edebiyattan biri mi, bir dost mu gönlünü sakınmasız açabildiğin, bir öğretmen mi? Bazen hiç beklenmedik insanlardan da çıkar mürşitler; otogarda rastladığın, ayaküstü 5 dk karşılaştığın biri olabilir, dağ başında bir çoban, hatta kendi kızın ya da oğlun ve bazen doğa, sanat, bir hayvanın karşılıksız sevgisi.. İnsan mürid olmak istemesin; mürşit her yerde.....

Günün alıştırması: Sen yaşamını "tükettiğini" düşündüğünde ne yapıyorsun, nasıl başa çıkıyorsun kendi kendinle? Ne yapıyorsun da yaşamını anlamlı buluyorsun ya da anlamı yeniden bulabiliyorsun? Hattâ nedir senin yaşamının anlamı sence, yazsana....

Bir sonraki konu: Yaşamının anlamını bulmak isteyenler için 7 önemli soru ;) Hey girl dergisine dönmeden işlemeyi umduğum diye de ekleyeyim :)))

Kedi İnsan olmanın çelişkileri
Comic: The oddcatsanctuary (Instagram)

4 Aralık 2024 Çarşamba

Tüketirken tükenmek

Bir "kendini tüketme yöntemi olarak, gereksiz ve aşırı tüketim.." ya da Tüketim Çılgınlığı..... Bugün konumuz bu. 

Komşum önümüzdeki ay taşınıyor. Küçük bir bebekleri olan genç bir çift bunlar ve taşınma nedenleri "eve sığamıyoruz"! Ve evlerini az çok bildiğim için, hakikaten geçerli bir neden diyebilirim, çünkü haftanın 7 gününün en az 4 günü, komşuma gelen paketlerden en az biri, evde olmadığı için benim evime bırakılıyor. Komşum bir alışveriş hastası.....

Arasıra "sadeleşme" krizleri yaşadığında, evinin önüne karton kutular koyar, üstlerine "alabilirsiniz" yazar ve içlerine de envai çeşit, çoğunun etiketi bile üstünde olan eşyalar koyar. Birkaç defa ayaküstü konuşurken ona "alışveriş yapmayı seviyorsun sanırım" dedim, "evet, yeni şeyler hoşuma gidiyor" diye kısa kestirip konuyu kapattı, üzerine gitmedim. Fakat itiraf edeyim, onun taşınıyor olması ve kuryelerin sürekli kapımı çalmayacak olması, beni içten içe sevindiriyor. Sanki olumsuz bir enerjisi var üzerimde, bundan sıyrılacakmışım gibi geliyor...

Komşum hakkında öğrendiklerim, onun Doğu Almanya'da büyüdüğü ve büyük ihtimal çocukluğunda yokluk çektiği.. Bu yokluk ve sosyalist sistemin fikirleri, belki de içindeki manevi boşluğu maddi şeylerle dolduracağını öğretti ona. Şu an aşırı iyi kazanıyor, kazandığını da nereye harcayacağını tam bilemediği için, tamamen maddiyata dayalı bir tüketim anlayışı içinde. Onun psikolojisini az çok çözdüğüm için, aslında bu davranışının birkaç sene içinde onu tüketeceğini de görüyorum maalesef. Bir noktada sahip olduğu 50 farklı ayakkabı içinden 1 tanesini bile seçemediğini fark edip "eksik olan"ın bambaşka bir şey olduğunu anlayacak... Şu an 30'larında. Eh 40'lı yaşlar ne için var.......

Bu tür tüketim çılgınları, kendileri tükenip de "bir şey yanlış" diye düşünmeden, genelde dıştan müdahalelere hem kapalı oluyorlar, hem de kendi yollarının tek doğru olduğunu düşündükleri için, benim gbi minimalistleri genelde "küçük görüyor" ve bazen de düpedüz saldırıyorlar. O nedenle bulaşmıyorum, zaten genelde kimse fikrimi sormadıkça fikir söyleme huyum yoktur.. Fakat göz göre göre yıkıma gidiyor oluşu bu gencecik insanın ve onca paranın, onca emek verilmiş eşyanın, kuryelerin sırt ağrılarının; üzüyor beni.

Tükettikçe tükeneceğimizi bilmemiz lazım. Ne kadar az tüketirsek, ne kadar çok üretir ya da dönüştürürsek, paylaşır ve değiş tokuş edersek, o kadar sağaltacağımızı da kendimizi.. Çözüm bu; tüketme değil - o gerçekçi değil bu dönemde - elbette tüket ama aynı zamanda da üret, dönüştür ve paylaş. 

Günün alıştırması: Dengede misin? Bugün ne ürettin / ne tükettin düşün bakalım. Hangisi daha büyük keyif verdi sana ve neden? Üretmek zor geliyorsa, peki dönüşüm / paylaşım konularında neler yapıyorsun? Var mı bana önerilerin?

Foto: Malawi, 2009'da çekmiştim. Bir yanda her gün alınan bol köpüklü banyolar, diğer yanda susuz köyler... Banyo yapma demiyorum, o da hem fiziksel, hem psikolojik bir ihtiyaç ama bu susuzluk ne olacak.....

Bir sonraki konu: Eşya dışındaki tüketim şekilleri; zaman, hayat, insan ilişkileri tüketimi vs.

Bizi tüketenler

Ben kendi kendimi tükettim; aynı anda üç farklı hayatın yükünü üstlenmeye kalktım, destek dediğim ve  alamadığım şeyin aslında (öz)şefkât eksikliği olduğunu fark edemedim, frenler boşalmışken ve direksiyon yokuş aşağına çevrilmişken kendimi arabadan atamadım ve olan oldu... Ve yeniden yükselişim de yine içimden geldi; kendimi hayatımın direksiyonuna oturttum, tek bir hayata odaklandım, destek istedim verilmediğinde söke söke almaya utanmadım ve en önemlisi de destek/şefkât alamadığımda, kendime şefkât göstermem gerektiğini fark edip uygulamaya koydum. 

Fakat insan her zaman içten tükenmiyor.. Bir de dıştan böyle "soldan soldan gelen" bir "tüketenler" var.

Kim bunlar? Benim görebildiklerim: 

1). Başkaları / elalem ne der; yani toplumsal beklentiler ve kişisel görüş ve istekler arasındaki çatışma.
2). Genel anlamda iletişim teknolojisindeki gelişime, sosyal gelişimin eşlik edememesi, geride kalması ve bizim de kişisel olarak FOMO yani "geride kalma", "birşeyleri kaçırıyor olma" korkusu duymamız.
3). Güncel politik, ekonomik ve toplumsal travmaların sürekliliği karşısında yaşanan psikolojik gerilimin bir türlü "topraklanamaması" sorunu.

Tüm bunların kontrolünü kendi elimizde tutamazsak, tükenmememiz imkânsız. Peki nasıl kontrol altına alacağız bu canavarları? Benim aklıma gelenler şöyle:

1). Başkaları ne derse desin, senin kalbin bu konuda ne diyor, onu yap. Başkaları için bu 5 dakikalık bilemedin 5 günlük bir "ilgi", sonuçta unutup gidecekler. En büyük rezillikler, ayıplar bile unutuluyor. Oysa bu senin biricik hayatın, kalbin ne diyorsa onu yapmalısın.. Kalbini duyabilmek için de, tüm o "dış sesleri" kapatman, kısman gerekir önce... Kendini "dinlemeyi" ne yap et öğren derim. Dönem dönem içine çekilme, "Sessizlik Yogası", "Anda kalma, meditasyon ve nefes egzersizleri", dua etmek, uzun bir yürüyüş, "kar zarar cetvelleri" yapmak, hepsi işe yarayan yöntemler... Yeri gelmeli insan tüm seslere "bir durun ya" diyebilmeyi bilmeli.

2). Sanal yerine gerçek ilişkiler. Klavye silahşörlüğü yerine sokaklar. "Like" yerine gerçek bir sarılma, mesaj yerine görüntülü konuşma.. Teknolojik ilişkiler yerine yüzyüze, toplumsal ilişkiler.. FOMO içinse tek çare, seçenekleri çok geniş tutmamak, odaklanmayı öğrenmek, elinde var olanı sevebilmek, "az çoktur" anlayışı.

3). Kendini maruz bırakmamak, ben-onlar kalıplarını olumlu anlamda dahi (ben sıcacık evimdeyim onlar üşüyor, ben iyi para alıyorum onlar nasıl yaşıyor) kullanmamaya özen göstermek tabii ki ilk adım. Fakat maruz kalındığında da, "elimden geleni yapıyor muyum?" sorusuna gönül rahatlığı içinde bir evet verene dek kaynaklarını kullanmak ve sonrasında da kendini çekmek ve başka alanlarla ilgilenmek, hayat sadece güncel haberler, politika değil. Sanat var, tabiat var, edebiyat var, spor var, yakın ve doyum veren sosyal ilişkiler var.... Bunlar işte "topraklanma" oluyor..

Eşref Bey, Eşref Saatinde, Topraklanıyor..
(c) Tanzanya, 2009.

Günün alıştırması: Seni kendi dışında en çok tüketen nedir? Bu canavarla nasıl bir yöntem kullanarak savaşıyorsun?

Bir sonraki konu: Artık yavaş yavaş tükeNmekten tükeTmeye geçelim mi? Çünkü sadece kendimizi ve çevremizi tüketmemek de yetmiyor, bir de işin maddesel boyutu var, tüketim çılgınlığı, zaman / yaşam tüketimi, insan / ilişki tüketimi vs.. Ordan devam bence...

2 Aralık 2024 Pazartesi

Tükenmenin karşısındaki silah: Öz-şefkât

Bazen dibe vurmadan olmuyor, yeniden yükselmek için. Tamamen yanmadan olmuyor, küllerinden doğmak için. Belki de "ölmeden ölünüz" hadisi, "şafaktan önceki anlar günün en karanlık anlarıdır" sözü bu nedenle söylenmiştir.. 

Ya ölürsün, ya devam edersin sonuçta. Ölmek bir seçim değilse, bir şekilde ayaklarınla itip o dibi, yüzeye çıkıyorsun.. Ben yüzeye çıkarken çok önemli bir şey öğrendim: tükenmenin karşısındaki en güçlü silahın şefkât, özellikle de öz-şefkât olduğunu.. Dibe iyice inmeden "şefkât" kelimesinin sözlük anlamını bile bilmediğimi fark edememişim!

Sen bildiğine emin misin, şefkât nedir? Ya da bu blogta yıllardır işlediğim sevgiden, içimde çokça bulunan merhametten farkı nedir bu duygunun?

Ben şöyle buldum bu sorunun cevabını: Sevmek (hem sevgi hem aşk anlamında) aslında koşullu, duruma ve kişiye bağlı, değişebilen, bilinçsiz bir duygu. İnsana sevmeyi öğretemezsin, ya sever ya sevmez.. Çünkü içinden gelir ya da gelmez. Fakat şefkât, öğrenilebilen, kontrol edilebilen ve aslında daha koşulsuz ve karşılıksız, daha karmaşık ve belki de "mizah" gibi, insanı hayvanlardan ve diğer başka insanlardan ayıran, son derece kişisel bir yeti, bir davranış.. 

Bu aydınlanma, bende puzzle'ın kayıp parçasını bulmak gibi bir etki yaptı :)
Buradaymış kayıp parça ;))

Bak şöyle açayım; bir bebek doğduğu anda "emme" ile "meme"yi ve yavaş yavaş memenin uzantısı olarak anneyi ve anneyle birlikte daha birçok şeyi de sevebilir ama aynı bebeğin ilk şefkât davranışı sosyalleşme süreciyle, öğrenmeyle gelir ve hayatın ancak üçüncü senesinde ortaya çıkar. Yine benzer bir şekilde, sevmek temelde egonun davranışıyken, şefkat süperegonun, toplumsal insanın davranışıdır.. Dolayısıyla belki de şunu diyebilir miyiz: çevresinde şefkât hissedemeyen biri, şefkâti gösteremez..? Belki. Ya da bambaşka karmaşık dürtülerle, şefkâti göstermemeyi öğrenir, onu "unutur"..

Ve insan şefkâti ancak şefkâte ihtiyacı olduğunu fark edebildiğinde hatırlıyor, ne acı... Genelde de bunu fark etmesi için büyük bir "tükenmişlik" yaşaması, ihtiyacı olan tek duygunun "şefkât" olduğunu fark etmesi gerekiyor.... En azından bana böyle oldu diyeyim, eminim tek değilim..

İşin tuhafı, sevebilen, çok da sevebilen ve aslında çevremce "çok merhametli" olmamla tanınan da biriyim ama nasıl oldu da "şefkât" hayatımın bu kadar dışında kaldı acaba?

Şefkâtsizliğin aslında çok belirgin işaretleri vardı yıllardır: anlık parlayan öfke, endişe nöbetleri, sürekli bir yetememe yetişememe hissi, yanlış yerde olduğumu düşünme sanrıları, bir türlü ulaşılamayan "tamamlanmışlık" hissi.... Fakat bu belirtileri hep yanlış yerlerde aramışım. En temelde, en büyük yarayı, "şefkâtsizliği" görememişim... Ah meğer ben ne kadar şefkâtsiz kalmışım a dostlar......

Fakat sağa sola suç atmayacağım. Aslında suç bende. "Öz şefkât" denen bir kavram var ve yıllardır mantar gibi her yerde.... Her yerde ama benim hayatımda yok! Çünkü boğazıma dek sevgi ve merhamete bulanmış da olsam, şefkât apayrı bir duygu ve ben bu duyguyu bil-mi-yo-rum.

Şefkâti bilmiyorum çünkü onu merhamet sanıyorum! Oysa ikisi çok farklı kavramlar..  Merhamet empati ile ilişkili, daha karmaşık ve bazen yanlış yönlere gidebilen (marazı doğuran) bir davranış. Merhamet, daha üstten bakan, daha koruma kollama dolayısıyla sahiplenme ve bir anlamda da şekillendirme ya da en azından "onarma ve iyileştirme" içeren bir duyguyla ilişkili bir davranış. Oysa şefkâtin çıkış noktası koşulsuz sevgi ve merhametten farkı "iyileştirme, onarma" yok, "olduğu gibi kabul etme" var,  sahiplenme yok, yani sanki "şefkât" daha "koşulsuz" bir duygudan kaynaklanıyor. Bu nedenle de şefkât, maraz doğurmuyor :)

İşte tam bu nedenle "yürrü be öz-şefkât" diyorum; çünkü öz-sevgi ya da merhamet bir şekilde sorunlu noktalara gidebilirken, şefkâtte böyle bir risk yok.. Onun kaynağı çok temiz, çok saf..

Sen ne diyorsun bu konularda?

Günün alıştırması: Bir çocuğa / hayvana / insana sevgi, şefkât ya da merhamet duymak konusunda örnek verebilir misin mesela? Ne gibi farklar var sence?

sevgi, şefkat, merhamet? 
ya da anneye yakalanma korkusu... :))

Sonuç:

Aslında biliyor musun; burada 3-4 senedir çevresinde dolandığım konuların ve hattâ tüm bu mutluluk, harmoni, denge, zen, sabır, tevekkül, huzur, anda kalabilmek, sevebilmek, sevgiyi hissedebilmek, bütünün bir parçası olmak gibi "insanlığın sıcacık duyguları" kümesinin de bence tek bir ortak elemanı var: Şefkât. 

Çok mu abarttım :))) Ama evet, kendini tüketmek'le başladık ve ilacının da şefkât alabilmek, hiç alamıyorsan da kendi kendine öz-şefkât verebilmek olduğunu söyledik. Bir sonraki yazımda ise, kendi kendimizi tüketmek dışında bir başka "tükenme" türü olan, "çevresel nedenlerle tükenmek"e değineceğim. Haydi bakalım, güzel başladık sanki ;)

2024 Meta Analizi: Tükenmek - Tüketmek

Artık bildiğiniz gibi, her sene Aralık ayı boyunca bu bloğa geliyor ve geçtiğimiz sene boyunca en sık karşıma çıkan, beni düşündüren ve aslında "çalıştıran" konuyu ele alıyor, bu konuda öğrendiklerimi ve bazen de öğrenemediklerimi, çözemediklerimi, ortalama 10-14 yazı ile yazıyor, işliyor ve yılı da bu şekilde kapatıyorum. 

2024'ü sanırım "tükendiğim yıl" olarak hatırlayacağım. Daha doğrusu, genel anlamda "tüketmek ve tükenmek" konuları bu yıl çok fazla önüme geldi; hem kendimi tüketmek anlamında, hem "hayatımı tüketiyor olma endişesi" anlamında, hem de genel anlamdaki tüketim çılgınlığı karşısında aldığım tavır, yaptıklarım ve yapamadıklarım anlamında.. O nedenle bu "yılın tortusu"nu tüketme ve tükenmeye ayırmak istedim. 

Yaklaşık 10 yazı planladım. Konular genel olarak şöyle: Psikolojik tükenme / tüketme ne anlama geliyor ve bunun kendim dışındaki, geniş anlamdaki etkileri neler? Mal ve hizmet anlamındaki tüketim çılgınlığının bendeki izleri ve insanoğlunu ele geçiren bu hastalığın önüne geçebilmek için neler yapıyorum / yapamıyorum, hattâ gerçekten birşeyler yapmalı mıyım? Tüketmemek ve tükenmemek için, iş son noktaya gelmeden ne gibi önlemler alabilirim ve tabii benim bireysel adımlarımın yakın çevrem üzerindeki ya da toplumsal etkileri neler olabilir? 

Bu blog ay sonuna dek yoruma açık olacak ve ilgini çeker de beni fikirlerinle zenginleştirirsen sevinirim.. 

Haydi başlayalım o zaman :) 

başarıyor musun? 
sanırım sonuncusu en zoru..